of 12 /12
SABAHATTİN ALİ 25 Şubat 1907 tarihinde Gümülcine / İğridere’de doğdu. İlköğrenimini Üsküdar, Çanakkale ve Edremit'te yaptı (1921). Balıkesir Muallim Mektebi'ni bitirdi (1927). Aynı yıl Yozgat Cumhuriyet İlkokulu’na öğretmen oldu. Milli Eğitim Bakanlığı bursuyla 1928'de Almanya'ya gitti. 1930 yılı mart ayında yurda döndü. Aydın ve Konya'da öğretmenlik yaptı. Resimli Ay dergisinde öykülerini yayınlamaya başladı. Atatürk'e hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklandı (1932). Bir yıla hüküm giydi. Konya ve Sinop hapishanelerinde yattı. 1933 yılında memuriyet kaydı silindi. Cumhuriyet'in onuncu yıl dönümünde çıkarılan afla hapisten çıktı (29 Ekim 1933). Yeniden memur olabilmesi için bağlılığını ispatlaması istendi. Bu amaçla 15 Ocak 1934 tarihli Varlık dergisinde (13. Sayı) "Benim Aşkım" başlıklı, Atatürk'e övgü şiiri yayınladı. Karşılığında MEB Talim Terbiye Dairesi Mümeyyizliğine atandı (30 Eylül 1934). 1937'deki askerliğini takiben, önce Ankara Musiki Muallim Mektebi Türkçe öğretmenliğine, ardından çevirmen, öğretmen ve dramaturg olarak çalışacağı Devlet Konservatuarı'na atandı (1938). 1945'de Yeni Dünya gazetesinin, 1946'da Marko Paşa'nın neşrine katıldı. Marko Paşa'daki yazıları yüzünden çeşitli kovuşturmalara uğradı. Bunlardan birinden yedi ay hüküm giydi. 1948'de Zincirli Hürriyet'teki bir yazısından dolayı yine hakkında kovuşturma açıldı. Nakliyeciliğe başladı. 1 Nisan 1948 tarihinde yurt dışına kaçma girişimi sırasında öldürüldü. Cesedi öldürülüşünden iki buçuk ay sonra (16 Haziran 1948) bulundu. Eserleri: Hikâye Kitapları: Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya, Sırça Köşk. Romanları: Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna. Şiir: Dağlar ve Rüzgâr Oyun: Esirler Edebi Kişiliği Sabahattin Ali yazı yaşamına şiirle başlamış, hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık izleri görülen bu ürünlerini Balıkesir'de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay tarafından yönetilen Çağlayan dergisinde yayımlamıştır (1926). Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi dergilerde de yazan (1926 - 1928) Sabahattin Ali, bu arada öykü de yazmaya başlamış, ilk öyküsü "Bir Orman Hikâyesi" Resimli Ay'da yayımlanmıştır (30 Eylül 1930). Toplumsal eğilimli bu öyküyü Nazım Hikmet, şu sözlerle okurlara sunmuştur: "Bu yazı bizde örneğine

SABAHATTİN ALİ - dersimiz.comKuyucaklı Yusuf, İçimizdeki eytan, Kürk Mantolu Madonna. ùiir: Dağlar ve Rüzgâr Oyun: Esirler Edebi Kiúiliği Sabahattin Ali yazı yaamına

  • Author
    others

  • View
    3

  • Download
    0

Embed Size (px)

Text of SABAHATTİN ALİ - dersimiz.comKuyucaklı Yusuf, İçimizdeki eytan, Kürk Mantolu Madonna. ùiir:...

  • SABAHATTİN ALİ

    25 Şubat 1907 tarihinde Gümülcine / İğridere’de doğdu. İlköğrenimini Üsküdar,

    Çanakkale ve Edremit'te yaptı (1921). Balıkesir Muallim Mektebi'ni bitirdi (1927). Aynı yıl

    Yozgat Cumhuriyet İlkokulu’na öğretmen oldu. Milli Eğitim Bakanlığı bursuyla 1928'de

    Almanya'ya gitti. 1930 yılı mart ayında yurda döndü. Aydın ve Konya'da öğretmenlik yaptı.

    Resimli Ay dergisinde öykülerini yayınlamaya başladı.

    Atatürk'e hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklandı (1932). Bir yıla hüküm giydi. Konya ve

    Sinop hapishanelerinde yattı. 1933 yılında memuriyet kaydı silindi. Cumhuriyet'in onuncu yıl

    dönümünde çıkarılan afla hapisten çıktı (29 Ekim 1933). Yeniden memur olabilmesi için

    bağlılığını ispatlaması istendi. Bu amaçla 15 Ocak 1934 tarihli Varlık dergisinde (13. Sayı)

    "Benim Aşkım" başlıklı, Atatürk'e övgü şiiri yayınladı. Karşılığında MEB Talim Terbiye

    Dairesi Mümeyyizliğine atandı (30 Eylül 1934). 1937'deki askerliğini takiben, önce Ankara

    Musiki Muallim Mektebi Türkçe öğretmenliğine, ardından çevirmen, öğretmen ve dramaturg

    olarak çalışacağı Devlet Konservatuarı'na atandı (1938).

    1945'de Yeni Dünya gazetesinin, 1946'da Marko Paşa'nın neşrine katıldı. Marko Paşa'daki

    yazıları yüzünden çeşitli kovuşturmalara uğradı. Bunlardan birinden yedi ay hüküm giydi.

    1948'de Zincirli Hürriyet'teki bir yazısından dolayı yine hakkında kovuşturma açıldı.

    Nakliyeciliğe başladı. 1 Nisan 1948 tarihinde yurt dışına kaçma girişimi sırasında öldürüldü.

    Cesedi öldürülüşünden iki buçuk ay sonra (16 Haziran 1948) bulundu.

    Eserleri:

    Hikâye Kitapları:

    Değirmen, Kağnı, Ses, Yeni Dünya, Sırça Köşk.

    Romanları:

    Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan, Kürk Mantolu Madonna.

    Şiir:

    Dağlar ve Rüzgâr

    Oyun:

    Esirler

    Edebi Kişiliği

    Sabahattin Ali yazı yaşamına şiirle başlamış, hece vezniyle yazdığı ve halk şiirinin açık

    izleri görülen bu ürünlerini Balıkesir'de çıkan ve Orhan Şaik Gökyay tarafından yönetilen

    Çağlayan dergisinde yayımlamıştır (1926). Servet-i Fünun, Güneş, Hayat, Meşale gibi

    dergilerde de yazan (1926 - 1928) Sabahattin Ali, bu arada öykü de yazmaya başlamış, ilk

    öyküsü "Bir Orman Hikâyesi" Resimli Ay'da yayımlanmıştır (30 Eylül 1930). Toplumsal

    eğilimli bu öyküyü Nazım Hikmet, şu sözlerle okurlara sunmuştur: "Bu yazı bizde örneğine

  • az tesadüf edilen cinsten bir eserdir. Köylü ruhiyatının bütün muhafazakâr ve ileri taraflarını,

    iptidaî sermaye terakümünü yapan sermayedarlığın inkişaf yolunda köylülüğü nasıl dağıttığını

    ve en nihayet, tabiatın deniz kadar muazzam bir unsuru olan ormanın muğlak, ihtiraslı

    hayatını, kımıldanışların zeki bir aydınlık içinde görüyoruz".

    Sabahattin Ali, af yasasından yararlanarak hapisten çıktıktan sonra, özellikle Varlık

    dergisinde yayımladığı "Kanal", "Kırlangıçlar", "Arap Hayri", "Pazarcı", "Kağnı" (1934 -

    1936) gibi öyküleriyle dikkati çekmiştir. Sabahattin Ali Anadolu insanına yaklaşımıyla

    edebiyata yeni bir boyut kazandırmıştır. Ezilen insanların acılarını, sömürülmelerini dile

    getirmiş, aydınlar ve kentlilerin Anadolu insanına karşı takındıkları küçümseyici tavrı

    eleştirmiştir. 1937'de yayınlanan Kuyucaklı Yusuf romanı, gerçekçi Türk romanının en özgün

    örneklerinden biridir.

    Sabahattin Ali'nin halk şiirinden esinlenerek yazılmış şiirlerini içeren Dağlar ve Rüzgâr

    (1934) adlı kitabı edebiyat çevrelerinde ilgi uyandırmış, örneğin Yaşar Nabi, Hâkimiyeti

    Millîye'de şu övücü satırları yazmıştır: "Bu kitabın mümeyyiz vasfı halk edebiyatı tarzında bir

    deneme teşkil etmesidir. Sabahattin Ali'nin tecrübeli muvaffak neticeler vermiş. Ve bize,

    şiirleri doğrudan doğruya bir halk şairi elinden çıkmamış olduklarını hissetirmekle beraber, o

    tanıdığımız ve sevdiğimiz samimi edayı tattırabiliyor. Komplike imajlardan kaçınılmış

    olması, bu şiirlere büyük bir sadelik vermiş." Ancak, Sabahattin Ali, bu kitabından sonra şiirle

    ilgilenmemiş, sadece hikâye ve roman yazmıştır. 'Leylim Ley', 'Aldırma Gönül' gibi halk

    dilinden yararlanarak yazdığı şiirler herkes tarafından bilinir.

    Sabahattin Ali, Varlık'ta Esirler adlı üç perdelik bir oyun da yazmış (1936), ancak bu türü

    de bir daha denememiştir.

    Öykü Anlayışı

    Sabahattin Ali; Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Kenan Hulusi, Reşat Nuri, Esendal, Sadri

    Ertem çizgisinde seyreden Türk öykücülüğünde, ortaya koyduğu ürünlerle büyük bir sıçrama

    zemini hazırlamış, önemli bir öncü ve yol açıcıdır. Onun Türk öykücülüğünde açtığı özellikle

    iki temel kanal, pek çok öykücü için bir birikim olmuş, kendinden sonra gelen pek çok

    öykücüyü etkilemiştir. Özellikle “Köy ve köylünün sorunları” ve “cezaevi gözlemleri” gibi

    daha sonra Türk öykücülüğünde bir döneme damgasını vuracak olan temalar ile dönemsel

    akımların başlatıcısı ve yol göstericisi olmuştur.

    Onu Türk öykücülüğünde seçkinleştiren ve öncü kılan en önemli özelliği köy ve köylüye

    bakıştaki orijinalliğidir. Sabahattin Ali, Anadolu insanını, köy ve köylüyü şive çıkmazına

    düşmeden ve özellikle daha sonraları benzerleri tarafından yapılacağı gibi bayağılaştırmadan

    oldukça gerçekçi ve kabullenilebilir bir bakış açısıyla öykülerine yansıtmayı başarmıştır.

    Anadolu insanı Türk öykücülüğünde belki ilk kez ete kemiğe bürünüp tam bir gerçeklikle onun

    öykülerinde hayat bulmuştur. Öykülerinde Anadolu insanının yol, su, toprak, işsizlik, ağalık

    düzeni, bürokratik baskı, sağlık gibi sorunlarını bir bir ortaya koymuştur. Ama köy ve köylünün

    bu sorunlarını bir ideolog ve politikacı gibi değil, bir sanatçı gibi görmüş ve sanatın gerekleriyle

    öyküleştirmiştir. Bütün bu sorunları, nedenleri ve çözümleriyle değil, bireyde yarattığı

    sonuçları itibariyle irdelemiştir. Elbette bu yaklaşımlarında kendi muhalif duruşunun bir sonucu

    olarak bir tarafta yer almış, köy ve köylüyü savunmuştur. Ama duracağı yeri çok iyi belirlemiş

    bu yüzden de çoğunlukla didaktikliğe düşmemiştir. Sonuçta da ortaya inandırıcı ve etkileyici

    bir dünya çıkarmayı başarmıştır. Sabahattin Ali, “benim köyüm güzel köyüm” yaklaşımının

  • tersine, öyküsünü köyü yaşanacak yer olmaktan çıkaran dramlar, sorunlar üzerine kurmuştur.

    Köylülere çağdaşı pek çok yazar gibi hizaya getirilmesi gereken, aydınlatılmaya muhtaç

    cahiller olarak değil, çözülmesi gereken sorunlarla etrafı kuşatılmış ve özellikle yönetim

    baskısıyla bir açmaza itilmiş insanlar olarak bakmıştır. Anadolu’yu anlatırken popülizme

    kapılmamış, köylüden yana olmakla birlikte, bu kıstırılmışlığından kurtuluşunun kendine bağlı

    olduğunu vurgulamıştır. Gözlediklerinin bir yansıması olarak çıplak gerçekliğe sonuna kadar

    bağlı kalmış, olayları, dramları, çelişkileri hafifletmeye kalkışmamıştır. Yaşananların en sert,

    en acımasız anlarını anlatmış, kahramanların mutluluk anlarından çok, acılı yanlarını anlatmayı

    benimsemiştir. Ama ilginçtir Sabahattin Ali’nin takipçileri onun büyük bir ustalık ve yetkinlikle

    işlediği bu temaları, çok daha sonra yağmalamış, bayağılaştırmışlardır.

    “Kanal” Öyküsünün Özeti

    İnsanlar Beyşehir Gölü’nün suyunun rengini berrak bilir. Çumra Kanalı’nın berraklığını da

    buna bağlarlar. Fakat Konya Ovası’na bu kanalın suyu ulaşınca su kırmızı bir renge bürünür.

    Herkes bunu ovanın kırmızı toprağına bağlar. Oysaki bu kanalın suyunun kırmızı oluşu

    Dedemköylü Mehmet’le kardeşinin kanının bu suya karışmasından dolayıdır.

    Konya Ovası’nın ufukları mavi değildir sarıdır çünkü bu sarılık Zağar Mehmet’in benzinin

    sarılığıdır. Rüzgârın kaldırdığı tozlarla bunun bir alâkası yoktur.

    Zağar Mehmet’le Dedemköylü Mehmet çocukluktan evleninceye kadar birlikte büyüyen iki

    dosttur. Zağar Mehmet yirmi yaşını doldurunca hemen evlenir. Dedemköylü Mehmet’in babası

    öldüğü için anası, bacısı, bir de on sekiz yaşında oğlan kardeşi onun başına kalır. Bundan dolayı

    evlenmesi uzun sürer. Uzun bir zaman geçtikten sonra Dedemköylü Mehmet ve kardeşi

    Mustafa da evlenirler.

    . Bir gün Zağar Mehmet, tarlasını kanaldan sularken, arkın yavaş yavaş boşaldığını,

    meydana sarı bir çamur tabakası çıktığını görür. Başını kaldırıp evvela kanala, sonra biraz

    yukarıdaki Dedemköylü Mehmet’in tarlasına bakar. Suyu orada önlediklerini ve kendi

    tarlalarını suladıklarını görür. Bunun üzerine küçük çocuğunu gönderir suyun önünü

    açmalarını ister fakat Dedemköylü Mehmet ve kardeşinin hiç böyle niyetleri yoktur.

    Yaşayabilmek, şu çatlak tarladan bir avuç ekin çıkarabilmek için birbirleriyle ölüme kadar

    dövüşmeleri lazım geldiğini biliyorlar; çünkü bu su kavgasıdır

    Zağar Mehmet bir gün sabahleyin erkenden, mavzerini alıp tarlaya gider. Kuru su yolunun

    içine yatar. Dedemköylü Mehmet’le kardeşi tarlada göründükleri zaman beş el ateş eder ve

    ikisini kanı Çumra Kanalı’nın sularına karışır işte bu yüzden Çumra Kanalı’nın suları

    kıpkırmızıdır.

    Zağar Mehmet koşup gelen karısına, kanalı açmasını, tarlayı sulamasını, bundan sonra

    kanalın suyunu kimseye kestirmemelerini, çünkü yukarı tarlanın artık erkeği kalmadığını

    söyler ardından köyün muhtarı ve jandarmayı bekler.

    Hapishane yılları başlayan Zağar Mehmet’in benzi sararır işte bu yüzden Konya Ovası’nın

    ufukları sapsarıdır. İşin kötü yanı Dedemköylü bir çoban Zağar Mehmet’le aynı hapishaneye

    düşer. Bu çoban hep Dedemköylülerin şarkısını söyler. Ancak ne zaman ki Zağar Mehmet’i

    uzaktan görse hemen susar. Çünkü zağar Mehmet’in yüreğinin dayanmadığını o da bilir.

    Dedem köylülerin şarkısı şu şekilde sürüp gider:

    Ecel gelir kapımızı dolaşır,

  • Kara haberimiz köye ulaşır,

    Çifte gelin kuzu gibi meleşir.

    Yuma hocam, yuma, kanımız aksın,

    Dostumuz ağlasın, düşmanlar baksın…

    Kişiler

    Türü, Teması ve İletisi

    “Kanal” olay öyküsüdür. Çünkü olay (Su kavgası) Konya Ovası’nda (Yer) geçiyor.

    Kişiler (Dedemköylü Mehmet, Zağar Mehmet…). Zaman (Dedemköylü Mehmet’in

    çocukluğundan ölümüne kadar geçen zaman).

    Öykünün teması “yokluk”tur.

    “Zağar Mehmet gene bekledi. Tarlasına gitti, dibindeki çamurlar kuruyup çatlayan su

    yollarına, sonra yukarı taraftaki tarlada dolaşan Mehmet’e uzun uzun baktı ve bekledi.

    Gökyüzüne baktı, bir bulut aradı ve bekledi…” paragrafında da görüldüğü gibi bir su

    bekleyişi var.

    İnsanoğlu öyle bir yoklukla karşı karşıya kalır ki en yakın dostunu dahi vurmayı göze

    alabilir.

    Çocukluk Arkadaşları

    arkadaşları

    Annesi,

    Bacısı,

    Erkek

    Kardeşi

    Dedemköylü

    Mehmet

    Zağar

    Mehmet

    İki Kard

    eş Dedemköylü

    Mustafa

    A

    i

    l

    e

    s

    i

  • Dil Ve Üslûp

    Açık, anlaşılır, sade bir dil kullanmıştır.

    1) Deyimler

    Ekmeğini Taştan Çıkarmak: En zor işleri bile yapıp geçimini sağlayacak becerilikte

    olmak, her türlü işi yapmak. "Ekmeğini taştan çıkaran insanların arasına katılmakta

    gecikmedi."

    Birbirine Düşmek: Aralarında anlaşmazlık çıkıp birbirlerine kötü bakmaya başlamak.

    Medet Ummak: Yardım beklemek.

    2) Edebi Sanatlar

    Gülen yüzler: Mecaz-ı Mürsel (benzetme amacı güdülmeden gülen, neşeli insanlar

    kast edilmiştir.)

    Zavallı ekinler: kişileştirme (acizlik insana has bir özelliktir. Burada ekinlere insana

    ait bir nitelik verilmiştir.)

    Çifte gelin kuzu gibi meleşir: benzetme (hayvanlara ait bir özellik insana

    aktarılmıştır ve benzetmenin dört unsuru da kullanılmıştır.)=> benzetilen: kuzu,

    benzeyen: çifte gelin, benzetme edatı: gibi, benzetme yönü: meleşmek.

    Ecel gelir kapımızı dolaşır: kişileştirme (soyut bir varlığa insana ait olan dolaşma

    eylemi yüklenmiştir.)

    Yüzlerini buruşturarak ağır ağır akan sular: kişileştirme (Yüz buruşturmak insana

    özgü bir davranıştır. Bu hâl sulara nakledilmiştir.)

    3) Bilinmeyen Kelimeler

    Yuma: Yuvarlak biçimde sarılmış olan

    Ecel: Hayatın sonu, ölüm zamanı

    Mintan: Yakasız, uzun kollu erkek gömleği.

    Mintanlık: Mintan yapmaya elverişli olan (kumaş).

    Mavzer: Atış hızı dakikada ortalama altı mermi olan ve orduda kullanılan bir tüfek

    tipi.

    Zebil: 1. Bakımsız, perişan. 2. Yok yere harcanmış, dökülüp saçılmış. 3. Çok, fazla.

    Teessür: Üzülme, üzüntü.

  • Bakış Tarzı

    Yazar doğayı kişileştirerek cimri bir insana benzetmiştir. Yazar: “Bozkırlardan mahsul

    tırnakla kazıyarak alınır. Sapan işlemez topraklar devedikeninden ve iki santimlik otlardan

    başka bir şeyi üzerlerinde yaşatmak istemezler, susuzluktan yanan göğüslerini, çırçıplak

    gökyüzüne açmak isterler.”

    “İnsan ellerinin açtığı kanal, bu ovaların yalnız susuzluğunu artırır. Bulanık ve

    tembel, sanki buraya geldiklerine kızıyorlarmış gibi yüzlerini buruşturarak ağır ağır akan

    sular, biraz ötede çatlaklarını -su!- diye bir karış açan toprakları doyurmak değil, buğuları ve

    serinlikleriyle olsun avutmazlar. Bir zeytinyağı ırmağı gibi koyu, sıkıntılı bir akışla sallana

    sallana geçip giderler.” ifadeleriyle ekmeği kazanmanın ne kadar güçleştiğini ima etmiştir.

    İnsanı ise en sağlam dostlukları ayaklar altına alabileceği günlerle karşı karşıya

    kalabileceği konusunda uyarıyor. Öyle bir an gelir ki yaşanılmış bütün güzel şeyler ört pas

    edilebilir. Bunu: “Bu bakış birçok şeyler ve her şeyden evvel, o günden itibaren aralarında

    barışması olmayan bir dövüş başladığını söylüyordu. Bu bakışta kin yoktu, çünkü aralarında

    kin doğuracak bir şey geçmemişti. Bu bakışta yalnız toprak ve su kavgasının gölgeleri,

    insanların içini kapkaranlık yapan gölgeleri vardı. Hatta ihtimal biraz da teessür vardı:

    Yaşayabilmek, şu çatlak tarladan bir avuç ekin çıkarabilmek için birbirleriyle ölüme kadar

    dövüşmeleri lazım geldiğini bilmekten doğan bir teessür.” paragrafından anlamak pek güç

    olmayacaktır.

    Anlatıcı

    Yazar ilahi bakış açısını kullanmıştır. Yazar Yaşanmış, yaşanan ve yaşanacak olan her

    şeyi bilir, görür ve duyar. Kahramanların gönlü veya kafasından geçenleri okumaya kadar

    uzanır. Anlatıcı, anlattığı olayların dışında durur, gören durumundadır. Üçüncü tekil şahıs

    ağzıyla konuşur.

    “Bu bakış birçok şeyler ve her şeyden evvel, o günden itibaren aralarında barışması

    olmayan bir dövüş başladığını söylüyordu. Bu bakışta kin yoktu, çünkü aralarında kin

    doğuracak bir şey geçmemişti. Bu bakışta yalnız toprak ve su kavgasının gölgeleri, insanların

    içini kapkaranlık yapan gölgeleri vardı. Hatta ihtimal biraz da teessür vardı: Yaşayabilmek, şu

    çatlak tarladan bir avuç ekin çıkarabilmek için birbirleriyle ölüme kadar dövüşmeleri lazım

    geldiğini bilmekten doğan bir teessür.” paragrafında yazar bakışların ne manaya geldiğini

    bilen konumda olduğu için hâkim bakış açısı kullanılmıştır.

    Hâkim Olan Duygu

    Öyküde hayatın acımasızlığı dile getirilmiştir. İnsan aklına dahi gelmeyecek şeyleri

    gün gelir de yapmak zorunda kalabilir. Hayatta kalma mücadelesi sevilen birçok şeyi gölgede

    bırakabilir.

    “Bir gün sabahleyin erkenden, mavzerini alıp tarlaya gitti. Kuru su yolunun içine yattı.

    Dedemköylü Mehmet’le kardeşi tarlada göründükleri zaman beş el ateş etti.

  • Bu ölü toprakların üstünde hiçbir şey ölmek ve öldürmek kadar kolay değildir.” Zağar

    Mehmet en sevdiği dostu olan Dedemköylü Mehmet’i “yokluktan” dolayı vurmak zorunda

    kalmıştır.

    Üslûp

    Klâsik öykü biçimini koruyan Sabahattin Ali, nasıl değil neyi anlatması gerektiği üzerine

    kafa yormuştur. Sabahattin Ali’nin dili, sadece yabancı sözcüklere değil aynı zamanda şive ve

    ağızlara kapalı, herkesin anlayabileceği bir dildir. Cümleler çoğunlukla, kısa ve anlaşılırdır.

    Betimlemeler ve sıfat kullanımı sınırlıdır. Klasik öykü biçiminden saptığı öykülerin de ise ya

    politik taşlama, kara mizah örnekleri kaleme almış ya da masalsı anlatım biçimleri

    kullanmıştır. Sabahattin Ali’nin kurduğu sade, kısa cümleler çoğu zaman kolay anlaşılabilme

    kaygısına yorulmuştur. Oysa anlatılan olayların vuruculuğu ve toplumsal derinliği, öykülerin

    daha geniş bir bakış açısıyla yorumlamayı zorunlu kılmıştır.

    Öyküde Zaman

    Biyolojik Zaman

    Öykü iki Mehmet’in de çocukluk yıllarından başlayarak gençliğini ve yaşlılığını

    anlatmaktadır. İnsanın büyüme, olgunlaşma ve ihtiyarlığı beraber ele alındığı için öyküde

    biyolojik zaman vardır denilebilir.

    “Dedemköylü Menmet’le Zağar Mehmet kapı bir komşuydular. Aralarında yaş farkı da

    yoktu. Küçükken köyün harman yerinde beraber emeklemişler; sokağın gübreli tozlarında

    beraber yuvarlanmışlar; sıska inekleri, ellerinde boylarından büyük bir değnekle, köyün

    kıyısından geçen sığırtmaca beraber götürmüşler; kanalda beraber kurbağa taşlamışlardı…

    Biraz daha büyüyünce analarıyla beraber pazara yağ ve yoğurt satmaya giderler, yedi saat

    ötedeki dağdan eşekle odun getirirler, hatta bunları beraber satarlar ve bazen acemi ve yabancı

    bir memurdan beş on kuruş fazla koparırlarsa, bir örnek mintanlık zifir alırlardı.

    Delikanlılıklarında beraber düğünlere gitmişler, avrat oynatmışlar, kadın kaldırmışlardı.

    Bütün Orta Anadolu insanlarında olduğu gibi bunlarda da lakırdı haline gelmeyen bir dostluk

    vardı. Bu dostluk pek delikanlı zamanlarında, yan yana giderken birbirlerinin elini tutup

    sallamak şeklinde görünürdü.” paragraflarından anlaşılacağı üzere öyküde biyolojik zaman

    vardır.

    Öyküde Mekân

    Çumra, Konya iline bağlı Konya Ovası'nda yer alan bir ilçedir. Mehmet’lerin aralarındaki

    olayların geneli bu ilçedeki kendilerine ait tarlalarında geçektedir. Çumra’da sulama imkânları

    ve yağışlar yetersiz olduğu için kurak ve verimsiz toprağa sahip bir ilçedir. Bu yüzden kurak

    tarlalar öyküde yaşanan olayların mekânı olmuştur.

    Eserin Öykü Geleneği İçerisindeki Yeri

  • Sabahattin Ali; Ömer Seyfettin, Refik Halit Karay, Kenan Hulusi, Reşat Nuri, Esendal,

    Sadri Ertem çizgisinde seyreden Türk öykücülüğünde, ortaya koyduğu ürünlerle büyük bir

    sıçrama zemini hazırlamış, önemli bir öncü ve yol açıcıdır.

    Onun Türk öykücülüğünde açtığı özellikle iki temel kanal, pek çok öykücü için bir

    birikim olmuş, kendinden sonra gelen pek çok öykücüyü etkilemiştir. Özellikle “Köy ve

    köylünün sorunları” ve “cezaevi gözlemleri” gibi daha sonra Türk öykücülüğünde bir döneme

    damgasını vuracak olan temalar ile dönemsel akımların başlatıcısı ve yol göstericisi olmuştur.

    Onu Türk öykücülüğünde seçkinleştiren ve öncü kılan en önemli özelliği köy ve

    köylüye bakıştaki orijinalliğidir. Sabahattin Ali, Anadolu insanını, köy ve köylüyü şive

    çıkmazına düşmeden ve özellikle daha sonraları benzerleri tarafından yapılacağı gibi

    bayağılaştırmadan oldukça gerçekçi ve kabullenilebilir bir bakış açısıyla öykülerine yansıtmayı

    başarmıştır. Anadolu insanı Türk öykücülüğünde belki ilk kez ete kemiğe bürünüp tam bir

    gerçeklikle onun öykülerinde hayat bulmuştur. Öykülerinde Anadolu insanının yol, su, toprak,

    işsizlik, ağalık düzeni, bürokratik baskı, sağlık gibi sorunlarını bir bir ortaya koymuştur. Ama

    köy ve köylünün bu sorunlarını bir ideolog ve politikacı gibi değil, bir sanatçı gibi görmüş ve

    sanatın gerekleriyle öyküleştirmiştir. Bütün bu sorunları, nedenleri ve çözümleriyle değil,

    bireyde yarattığı sonuçları itibariyle irdelemiştir. Elbette bu yaklaşımlarında kendi muhalif

    duruşunun bir sonucu olarak bir tarafta yer almış, köy ve köylüyü savunmuştur. Ama duracağı

    yeri çok iyi belirlemiş bu yüzden de çoğunlukla didaktikliğe düşmemiştir. Sonuçta da ortaya

    inandırıcı ve etkileyici bir dünya çıkarmayı başarmıştır. Sabahattin Ali, “benim köyüm

    güzel köyüm” yaklaşımının tersine, öyküsünü köyü yaşanacak yer olmaktan çıkaran dramlar,

    sorunlar üzerine kurmuştur.

    Şairler içinde bulunduğu toplumun sorunlarıyla ilgilenir. Bu sorunları hem dile getirirler

    hem de kendi ideolojileri doğrultusunda çözüm yolları sunarlar.

    Realist sanatçılar, eserlerinde yaşamın gerçeklerini dile getirir.

    Yalnızca yaşananın anlatılmasına yönelen gerçekçiler, olaylar ve kişiler karşısında

    tarafsız davranırlar. Eserlerine kendi duygu, düşünce ve yorumlarını katmazlar. Çünkü

    realizmde doğayı olduğu gibi kopya etmek esastır.

    Kanal adlı öyküde de toplumsal bir sorun olan su, toprak ve kuraklık gibi sorunları dile

    getirdiği için Sabahattin Ali hem realist hem de toplumcu-gerçekçi bir yazardır. Aşağıdaki

    alıntıda bunu daha net görebiliriz:

    “Bozkırlardan mahsul tırnakla kazıyarak alınır. Sapan işlemez topraklar

    devedikeninden ve iki santimlik otlardan başka bir şeyi üzerlerinde yaşatmak istemezler,

    susuzluktan yanan göğüslerini, çırçıplak gökyüzüne açmak isterler.”

    Bütün bunlar Sabahattin Ali’nin toplumcu-gerçekçi bir yazar olduğunu göstermektedir.

    Eserin Öykücünün Yaşantısı ve Biyografisiyle İlişkisi

    Sabahattin Ali, otobiyografik roman ve öykü türünü Türk edebiyatında ustalıkla

    uygulayanlar arasında, ilk sıralarda yer alır.

    Ali’nin hayatı ile eserini karşılaştırdığımızda eserde olan birçok olay ile –gerek yaşadığı

    dönemde, gerekse yaşamından sonra – oldukça fazla benzerlikler taşımaktadır. Ali’de birçok

    gerçekçi ve natüralist yazar gibi eserlerinde gözleme ve incelemeye dayanan bir kurguyu

  • benimser. Ali bu tür gözlemleri bazen tesadüfen bazen de bilinçli olarak yakalar. Bilinçli olarak

    akşamcı kahvelerinde sabahlar, yurtlarda kalır, hastaneleri, resmi daireleri gezer, sıradan

    insanlardan veya tanıdıklarından olayları dinler veya kendisi genelde ortamın sakin olduğu

    saatlerde çevreyi gezerek notlar alıp daha sonra bunları eserlerinde ustalıkla işler. Bunların

    haricinde hayatın her kademesindeki meslek ve kariyer sahibi insanlarla ilişki içinde olmuştur.

    (Bkz. Bezirci 1979:128)

    Sabahattin Ali için bir diğer malzeme de mahkemelik olaylardır. Bu olayları çoğu kez

    hayatı boyunca başı dertten kurtulmadığı mahkeme ve hapishanelerdeki gerçek öykülerden

    edinir.

    Ali’nin arkadaşı Mehpare Taşduman’a yazdığı aşağıdaki mektuptan da açıkça

    anlaşılacağı üzere, Ali uzun bir süre, - belki de evlenene kadar- hep sığınacak birilerini

    aramış, anne ve kardeş şefkatinden yoksun, sevgisiz kalmış, karşılıksız aşklar

    yaşamıştır.

    Vefasız dostlarının oluşu onun bunalıma düşmesinde en büyük sebeplerin başında

    geldiği çok büyük bir ihtimaldir. Aşağıda alıntıladığımız mektuptan da Ali’nin oldukça fazla

    arkadaşı olmasına rağmen, yalnızlık çektiğini anlıyoruz:

    “Abla, bütün bunları, bu belki seni hiç alâkadar etmeyecek şeyleri niçin yazdım, bilir

    misin? Sırf benim deliliklerimin, manasızlıklarımın sebebini anlayasın diye. Halbûki onda

    birini bile, evet, çektiklerimin onda birini bile söyleyemedim. Ah! Sevgili Ablacığım! Benim

    yerimde başka birisi olsaydı, bu kadar vukuattan sonra benim gibi yalnız muavenesizlik ile

    kurtulmaz zincirlere ağlanacak bir deli olurdu. (...) Sana söylememiş miydim ki ben bir ana

    şefkatini bir kardeş muhabbetini, hulasa candan bir sevgiyi hiç kimsede bulamadım? Sen

    tahmin etmemiş miydin ki ben bu söylediğim temiz ve hayırlı muhabbetleri sende bulacağımı

    anlayınca can sıkacak kadar sana sokulacağım? İşte, Ablacığım, yine sana sığınıyorum.“(Ali

    –Özkırımlı 1968:361)

    Yukarıdaki bilgiler ışığında Sabahattin Ali’nin Kanal adlı öyküsüne yaşamının tesir

    ettiğini söyleyebiliriz. Çünkü öyküdeki şu paragrafta:” İnsan ellerinin açtığı kanal, bu ovaların

    yalnız susuzluğunu artırır. Bulanık ve tembel, sanki buraya geldiklerine kızıyorlarmış gibi

    yüzlerini buruşturarak ağır ağır akan sular, biraz ötede çatlaklarını -su!- diye bir karış açan

    toprakları doyurmak değil, buğuları ve serinlikleriyle olsun avutmazlar. Bir zeytinyağı ırmağı

    gibi koyu, sıkıntılı bir akışla sallana sallana geçip giderler.” hayattan yoksunluk, cansızlık,

    isteksizlik, tükenmişlik gibi duygular seziliyor. Yapılan tek şey insana ait duyguların,

    özelliklerin, hislerin doğaya aktarılması olmuştur.

    Sorular

    1) 1945'de Yeni Dünya gazetesinin, 1946'da Marko Paşa'nın neşrine katıldı. Marko Paşa'daki yazıları yüzünden çeşitli kovuşturmalara uğradı. Bunlardan birinden yedi ay

    hüküm giydi. 1948'de Zincirli Hürriyet'teki bir yazısından dolayı yine hakkında

    kovuşturma açıldı. Nakliyeciliğe başladı. 1 Nisan 1948 tarihinde yurt dışına kaçma

    girişimi sırasında öldürüldü. Cesedi öldürülüşünden iki buçuk ay sonra (16 Haziran

    1948) bulundu. “Kuyucaklı Yusuf” adlı romanıyla büyük bir ün kazanmıştır.

  • Yukarıda hakkında bilgi verilen sanatçımız aşağıdakilerden hangisidir?

    a) Yaşar Kemal b) Orhan Kemal c) Nazım Hikmet d) Sabahattin Ali

    2) “Ekmeğini taştan çıkarmak” deyiminin anlamını yazınız ve bir örnek cümle veriniz.

    (Ekmeğini taştan çıkarmak: En zor işleri bile yapıp geçimini sağlayacak becerilikte olmak,

    her türlü işi yapmak. "Ekmeğini taştan çıkaran insanların arasına katılmakta gecikmedi.")

    3) Kanal adlı öykünün ana düşüncesini belirtiniz.

    (İnsanoğlu öyle bir yoklukla karşı karşıya kalır ki en yakın dostunu dahi vurmayı

    göze alabilir.)

    4) “. Bir gün Zağar Mehmet, tarlasını kanaldan sularken, arkın yavaş yavaş boşaldığını,

    meydana sarı bir çamur tabakası çıktığını görür. Başını kaldırıp evvela kanala, sonra

    biraz yukarıdaki Dedemköylü Mehmet’in tarlasına bakar. Suyu orada önlediklerini ve

    kendi tarlalarını suladıklarını görür. Bunun üzerine küçük çocuğunu gönderir suyun

    önünü açmalarını ister fakat Dedemköylü Mehmet ve kardeşinin hiç böyle niyetleri

    yoktur.”

    Yukarıdaki paragrafın anlatımında hangi bakış açısı ağır basmaktadır?

    a) Hâkim Bakış Açılı Üçüncü Tekil (O) Anlatıcı (İlahi/Tanrısal bakış açısı)

    b) Kahraman Bakış Açılı Birinci Tekil (Ben) Anlatıcı

    c) Müşahit/Gözlemci Bakış Açılı (Ben veya O) Anlatıcı

    d) Çoğulcu Bakış Açısı ve Anlatıcıları

    5) Hapishane yılları başlayan Zağar Mehmet’in benzi sararır işte bu yüzden Konya

    Ovası’nın ufukları sapsarıdır.

    Yukarıdaki cümlede hangi söz sanatına başvurulmuştur? Nedenini açıklayınız?

    (Hüsn-i ta’lil sanatı kullanılmıştır. Çünkü Konya Ovası’nın ufuklarının sapsarı olma

    nedeni rüzgârın kaldırdığı tozlardır. Fakat anlatıcı bunu Zağar Mehmet’in benzinin

    sarılığına dayandırmıştır. Yani bir durumu başka bir nedene bağlama söz konusudur.)

    6) Zağar Mehmet’in Dedemköylü Mehmet’i vurma nedeni namus meselesidir. ( )

    D/Y

  • 7) ( )Zağar Mehmet gene bekledi( ) Tarlasına gitti( ) dibindeki çamurlar kuruyup

    çatlayan su yollarına sonra yukarı taraftaki tarlada dolaşan Mehmet’e uzun uzun

    baktı ve bekledi( )( )

    Yukarıdaki paragrafta ayraç içindeki yerlere uygun noktalama işaretlerini

    getiriniz.

    [ (“) (.) (,) (.) (“) ]

    8) “Yazar doğayı cimri bir insana benzetmiştir.” cümlesini ögelerine ayırınız.

    Yazar: Özne

    Benzetmiştir: Yüklem

    Doğayı: Nesne

    Cimri bir insana: Dolaylı tümleç

    9) “ 25 Şubat 1907 tarihinde Gümülcine / İğridere’de doğdu. İlköğrenimini Üsküdar,

    Çanakkale ve Edremit'te yaptı (1921). Balıkesir Muallim Mektebi'ni bitirdi (1927).

    Aynı yıl Yozgat Cumhuriyet İlkokulu’na öğretmen oldu. Milli Eğitim Bakanlığı

    bursuyla 1928'de Almanya'ya gitti. 1930 yılı mart ayında yurda döndü.”

    Yukarıdaki paragrafta hangi anlatım biçimine yer verilmiştir?

    a) Betimleyici Anlatım

    b) Açıklayıcı Anlatım

    c) Öyküleyici Anlatım

    d) Tartışmacı Anlatım

    10) Aşağıdaki cümlelerin hangisindeki altı çizili sözcükte yazım yanlışı yapılmıştır?

    a) Milli Eğitim Bakanlığı bursuyla 1928'de Almanya'ya gitti.

    b) Atatürk'e hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklandı.

    c) Onu görünce heyecandan eli ayağı dolaşdı.

    d) Dün izlediğim filmi Mahmut da izlemiş.

    Kaynakça

    1. Sevengül Sönmez, A'dan Z'ye Sabahattin Ali, Yapı Kredi Yayınları, 2009. 2. Sabahattin Ali cinayeti". Cumhuriyet Ansiklopedisi 1923-2000. 2. Cilt (3. bas.).

    İstanbul: Mayıs 2002. ss. 138.

    3. Sabahattin Ali, Yaşamı, Sanatı, Yapıtlarından Seçmeler, Der: Muzaffer Uyguner, Bilgi Yayınevi, 1992.

    4. ÖZKIRIMLI, Atilla, ALİ, Filiz: Sabahattin Ali. De Yayınları, İstanbul 1986 5. ÖZLÜ, Demir: Sabahattin Ali İçin Bir Önsüz. Yeni Dergi, Şubat 1966